BARIŞ_BİLİNCİN EVRİMİ
28/9/2007 · Kategori: gerekli
BARIŞ— I “ Bilincin Evrimi ”
“Barışa giden bir yol yoktur. Barış tek yoldur.” Mahatma Gandhi
Hastalıklar dünyada kol gezmekte. İnsanlık şu ana kadar görülmemiş bir şekilde silahlanmakta. Küresel ısınma buzulları eritip iklimleri değiştirmekte. Büyük şehirlerde güvenlik ve huzur yok. Betonlaşma almış başını gidiyor. Yeşil alanlar hızla azalıyor.
Kıtlık, savaş, acı, ölüm, hastalık, düşmanlık, çatışma mücadele her yerde. İnsanlar birbirinden uzak. İlişkiler tükenmiş, İdealler kaybolmuş, ütopya vizyondan silinmiş.
Sanki artık bu dünyada yaşayabileceğimiz ve gidebileceğimiz bir yerler kalmamış gibi. Hatta dış dünyamızda yaşananlar, zihinlerimize, yüreğimize kadar girmiş. Gözümüzü kapattığımızda bile çatışma savaş huzursuzluk endişe korku ve yalnızlığımız en sinsi şekilde tıpkı bir gölge gibi bizi takip ediyor.
Kaybolduk biz dışımızda ve içimizde.
Kimiz biz? Neden bu şiddet dolu dünyada yaşıyoruz? Biz nereye gidiyorduk ki yolumuz buraya çıktı? Neden kaybettik kendimizi, yönümüzü?
Kim kurtaracak Bizi ? Kurtulacak bir şey kaldı mı? Peki kurtarıcı var mı?
Şu anda dünyada yaşanan ve insanlığın ortak zihnini tamamen kaplamış olan görüntü budur.
Peki Siz tek başınıza bütün bu gözlerinizin önünde olmakta olanla ve içinde yaşadığınız gerçekle ne yapabilirsiniz?
Yukarıda kaba sınırlarını çizmeye çalıştığım ve içine pek çok kendi yaşamınızla ve içinizdeki korkularla şüphelerle çelişkilerle kendi karanlığınızı boyadığınız tablo, Toplumsal Bilincin Matrixidir.
Dünya toplumu tek tek bireylerden oluşur. Birey bir gerçekliktir. Ama toplumun felsefi açıdan bir gerçekliği yoktur. Dünya toplumu bir kitledir. Kitleler eğitilemez. Çünkü bir gerçekliği yoktur. Bireyler yaratır yapar, kitleler yıkar. Kitlesel eğitimle veya adına ne derseniz deyin Kitlesel ile başlayan her şey sanal olarak konuşulan ve amacı olmayan, kitleleri oyalama ve uyutma uğraşlarıdır. Kitle ne kadar çok uyursa, Toplumsal Bilincin eğilimlerinden ve eylemlerinden çıkar sağlayanların çıkarlarına hizmet etmektedir.
Bir tek Birey gerçektir. Ve gerçek eğitim bireye verilebilir. Ve gerçek değişimi Bireyler gerçekleştirir. Gerçek Bireysel eğitim de, kendinin hakimi, iradeli Bireylerin yetişeceği ortamları ve sistemleri oluşturmakla başlar. Ve Birey karar verme ve seçme gücünde olandır. Kısaca değişimi elinde tutandır.
Ve Dünyayı değiştirebilmek ise dünyanın ötesine geçmekle, şu anda bilinenin ve yaşanılan algının ötesine geçmekle mümkündür. Matrixin dışına çıkmanız gerekir.
Matrix - Toplumsal Bilinç dünyada yaşanılan her şeyiyle dışarıda ve içimizdeki şartlanmalar, kalıplar, sınırlar, korkular şüpheler yoluyla içimizde olduğuna, bu döngüden nasıl çıkacağız? Nasıl bireyselleşeceğiz.?
Gerçek Kendimize yürüyerek, yüreğimizin sesini dinleyerek, içimizde bize ait olmayanları ayıklayarak, kendimiz yeniden tanımlayarak, yeni tanımladığımız kendimizi ifade ederek ve yaşayarak, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi unutmadan ve Anka kuşu misali küllerimizden yeniden doğarak
Yoksa bu dünyada nereye gidersek gidelim, içimizdeki kendi küçük benlerden oluşan egomuzda dahil Toplumsal Bilinci – Matrixi bulacağız.
Gerçek Kendimize nasıl yola çıkılacaktır?
Siz hele bir karar verin gerçekten isteyin, arzunuzda ve kararınızda samimi – dürüst olun Yol belirecektir.
Gerçek Kendinizin *kapısını* cesurca, kuvvetle, kendinizle gerçekten yüzleşmekten emin olmanın güveni içinde çalın, *kapı* açılacaktır. Kapının açılma olasılığını ve kendinize yolunuzun belirmesini samimiyetiniz ve kararlılığınız belirleyecektir.
Ve yola çıkmadan önce zihninizin işleyiş yapısını ve dinamiklerini bilmek güveninizi ve kararlığınızı artıracaktır.
Ve size Kapı açılıp Yol göründüğünde, Gerçek Siz, Yüreği olan Siz, Toplumsal Bilincin – Matrixinin ne kadar şişirme ve illuzyonik ve çok iyi tasarlanmış fakat bir o kadarda zayıf ve sabun köpüğü gibi bir gerçeklikten oluştuğunu aynı zamanda da sizi nasıl hapsettiğini ve yalnızlığa-acılara korkulara ittiğini göreceksiniz. Kapı açılana ve Yol oluşana kadar (eğer geri dönmemeyi başarabilir, sıradan bir insan olarak bu dünyadan yaşayıp geçmenin yalancı rahat cazibesine kapılmazsanız) Toplumsal Bilinç sizin için aklınıza gelebilecek her türlü zorlukla ve olayla karşınıza çıkacaktır. Sizi ikna etmek için her yerden içerden ve dışarıdan saldıracaktır. Sizi her seferinde içinizde ve dışınızda bölmeye ve bölünmeye götürecektir.
Çünkü; ZİHİN- Toplumsal Bilinç bölerek kendi gerçekliğini sürdürür. İyi – kötü, doğru – yanlış, çirkin – güzel, savaş – barış, Toplumsal Bilinç – Gerçek siz arasında sürekli bölüneceksiniz. Gidip geleceksiniz. Hangisi doğru? Hangisi iyi? Benim doğrum. Benim yaşamım. Benim. Siz ve diğerleri.
Bu gidiş ve gelişlerinizde sürekli bir yerlere TARAF olmak durumunda kalacaksınız. Ya iyide duracaksınız ya da kötüde. Herkes kendince “kendi iyisinde” duracağı için karşı taraf bu arada hep yanlışta kötüde duruyor olacak. Herkes kendi iyisinde ( kendi gerçekleri zannettiğin de, inançlarında, sınırlarında, seçimlerinde) taraf olduğunda karşıki kişi veya şeyler kötü taraf ( kötü tarafta kendisine göre iyi tarafta durmaktadır ve ona göre de diğer taraf kötü taraftır. Yanlıştır. Onun düzeltilmesi gerekmektedir.) olacaktır.
Kendinizce iyi tarafta durma haklılığınızdan dolayı, kötüleri ve yanlışları düzeltmeye çalışacaksınız. Veya huzur ve sevgi bulmak için bunu yapacaksınız. Ya da kendi tarafınıza almaya çalışacaksınız. Size benzetmeye çalışacaksınız.
Burada görüleceği gibi halen Toplumsal Bilinç tüm şiddetiyle bölmeye ve var olmaya devam etmektedir. Kendini bölerek gerçek kılmaktadır. Herkes de kendisini iyi taraf zannettiği için Toplumsal Bilinci her geçen gün beslemektedir. İyi de ve kötü de durmanız hiçbir şeyi değiştirmez, çünkü bir taraftasınız ve diğerleri var.
İyileştirmeye çalıştığınız sistem, iyileştirme ile beslenmektedir. Çünkü sistem bölerek çalışıyor. Taraf olmak durumunda. Zihin bütünlüğü anlayamaz.
İyileştirmenin koşulu, karşı tarafta kötü bir şeyin ve değiştirilecek kabullenilemeyen bir olgunun olmasına bağlıdır. Yoksa iyileştirme eyleminin kendisi olmaz. Zihin burada halen bölünmüş durumdadır.
Bu bölünmeden çatışma…..mücadele…savaş ortaya çıkar. İçimizdeki savaş, dışımızdaki savaş. Dünya insanlığının kendisini ve yolunu kaybettiği, içinde binlerce seneden beri ağladığı acı çektiği, hayal kırıklıkları, ölüm, şiddet, kıtlık, yoksulluk ve zavallılıklarımızın bulunduğu Dünya ortaya çıkar.
Yapılması gereken tek şey bölmekten ve bölmeye zemin hazırlayan her şeyi ne olursa olsun ( iyi ve doğruda durmak da taraf yaratıyorsa eğer bizi bölünmeye götürür) bırakarak ve Gerçek Kendimizi bunlardan ayıklamaktır. Bölme eyleminin ve taraf olmanın gerçek doğasını olmakta olduğu gibi gördükten ve idrak ettikten, olaya teşhis koyabildikten sonra ne yapabileceğimize yönelebiliriz. Sorunu çözebilmek için önce tespit edip bunun bir sorun olduğunu görmek, bize çözüm yolunu açar. Ve sizin bu soruna sahip olduğunuzun *farkındalığı* sorunun aynı zamanda çözülmüş olduğunu gösterir. Çünkü sorun ve çözüm, bir paranın iki yüzü gibidir. İkisi birlikte gelip giderler. Birisini tanımlayıp idrak edebilirseniz, diğerini de görebilirsiniz.
Çözümün idrakle-farkındalıkla gelen bir yapısı vardır. Farkındalık insanın yaratıcı doğasıyla da ilgilidir. Çünkü farkındalık insanın içinde taşıdığı Güneşe benzer. İçinizde gün ışığına dikkatinize gelen “şeyleri” besler ve büyütür ve bu dünya için gerçek kılar. İçinde yaşadığımız dünya dualistiktir. Her şey birbirinin zıddıyla vardır. Beyazı görmek için siyahı, doğruyu anlamak için yanlışı, iyiyi hissetmek için önce kötüyü deneyimleriz. Bu bizim zihnimizin mana oluşturmak için kullandığı ve “Var Olma” duygusunun deneyimlenmesi için kullandığı bir modeldir. Ve zihin her seferinde tek tarafta olabilir. Asla ikisni birlikte görmez. Halbuki kötünün hemen ardına iyi, çirkinin ardında güzel ve sorunun ardında çözüm bulunur. İki kutup, tıpkı bir sopanın iki ucu gibidir. Zihin her seferinde tek uçta bulunur. Sopanın bütününü göremez ve onun sopa olduğunu bilemez. Böler ve taraf olur.
Zihnin çalışmasının farkındalığına ulaştıktan sonra, siz değişmeye başlarsınız. Çünkü farketmek bilmek demektir. Bildiğiniz zaman asla bilmemiş gibi olamazsınız.Ve bilmek değişmek demektir.
Sizin kendi içinizde dokunduğunuz, farkındalığın ışığına getirdiğiniz her karanlık ve bölünmüşlük dünyanın karanlığına ve bölünmüşlüğüne bir IŞIK yakmaktır. Çünkü kendi bölünmüşlüğünüze ve karanlığınıza dokunmanız aynı zamanda toplumsal karanlığa ve bölünmüşlüğe de dokunmaktır. Toplumsal bölünmüşlük, toplumda tek tek her bir bireyin kendi karanlığının toplamıdır. Ve Toplumsal Bilinci beslemeye son verirsiniz.
Değişim başlar. Siz değiştikçe dünyada değişmeye başlar. Değişim yeni insan –insan bilicine evrimleşmektir. Eski yapıları ve bölünmüşlüğü bırakmaktır. Eski zihinsel alışkanlıkları ve kolaylıkları, gerçek insan olmak için terk etmektir. Daha bütün ve daha tam olmaktır.
Dolayısıyla Dünya için bir iyileştirme, eskinin daha iyi bir modeli değil, yeni bir doğum gereklidir. Yeni bir bilinç gereklidir. Çünkü eskiyi ne kadar iyileştirirseniz iyileştirin eski eskidir. Özü eskidir. Modeli eskidir. Eski Evrim tarihinde yerini alacak ve yeni bütün yaşam gücü ile birlikte açığa çıkacaktır.
Dünyasal evrim gereği hayvan-insan doğamızın etkisi altında olan Bilinçten---İnsan-İnsan Bilincine geçiş, yeni dünyayı ve yeni bilinci doğurmakla ilgilidir.
İnsan –İnsan Bilincinde bölünme yoktur. Bölünme olmadığı için çatışma da yoktur. Ve en önemlisi ayrılık olmadığı için savaş ta yoktur.
Gerçek değişim ve yeni bir Bilinç tek tek bireylerde gerçekleşebilir.
Her bireyin yaktığı ışık kendi içinde ve ortak yaşadığımız dünyada bir fark yaratır.
“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır.” Sokrates
Ve Kendinize yürüyüşünüz sırasında, yüreğinizden Dünyasal BARIŞA bir kapı açılacaktır.
Yazan Nilgün Nart
anlamlı
24/9/2007 · Kategori: gerekli
Siz bu dünyada kendiniz olmak için varsınız.
Kendinizi gerçekleştirmek için buradasınız.
Ve siz insan türü olarak anlamlı bir var oluşa sahipsiniz.
Çünkü farkındalığa ve kendinize sahipsiniz.
Ve sizin kendiniz sevgidir.
Siz bu dünyada sevgiyi gerçekleştirmek ve yüceltmek için bulunuyorsunuz. Çünkü siz sevginin ne olduğunu biliyorsunuz.
Çünkü siz kendinizsiniz.
Çünkü “Kendiniz” sevgidir.
meger annem haklıymış
19/9/2007 · Kategori: gerekli
Erkek egemen bir toplumda yaşamanın sonuçlarından olsa gerek, anne ile daha bir samimidir çocuklar... Babaya anlatılamayacak her ne varsa anneye rahatça anlatılır... Önce anneler bilir çocuklarının sevgililerini... Babaya bağırılamaz... Anneye bağırmak kolaydır... Anneye karşı tahammülsüzlük vardır... Babaya alabildiğine sabırlı davranılır... Anne ti'ye alınabilir... Baba asla... Bu samimiyet "Nazım sana geçiyor anne" ile laubaliliğe de dönüşebilir... Yer yer sevimsizlikler yaşanır... Çok feci bir duygudur; evladımın kalbini kırdım galiba... Ve aynı şekilde fenadır; anneyi üzmek... Hemen pişmanlık başlar ve taraflardan biri alttan almaya çoktan hazırdır bile... Çocukların itiraz sebepleri çeşitlidir... Fakat anneler sanki hep aynı kaynaktan faydalanıyorlarmış gibi, ortak bir dil kullanırlar... Yurdumuzun dört bir yanında her anne, aynı serzeniş dilinden, aynı kalıplaşmış ifadeleri kullanır:
Seni doğuracağıma taş doğursaydım...
Senin çocukların da aynısını sana yapsın inşallah...
Hep babanın tarafını tut sen...
Benim günahım neydi de....
Bana anne deme!..
Kanser ettiniz beni...
Kızdım mı adım kızdı oluyor...
Öleyim de kurtulun benden...
Sen de kulağını buraya verme...
Gün yüzü göstermediniz bana...
Kime çektin sen bilmem ki...
Onu, beni azarlarken düşünecektin...
Seni alan üç gün sonra geri getirir...
Yaptığın banaysa, öğrendiğin sana...
Sen dururken ben mi gideyim ekmek almaya...
Seni dokuz ay karnımda taşıdım ben...
Kimin çocuğuna gülüp, kimin çocuğunu kınadıysam başıma geldi...
Hep sen yüz veriyorsun buna...
Sana da iyilik yaramıyor...vs...
Bu serzenişlere maruz kalmış... Kola almak için para istediğinde "ne kolası karpuz var dolapta" cevabını duymuş... Hava kararmadan evde olması gereken... Bereketi kaçıyor diye misafire hazırlanan sıcak köftelerin, böreğin yanından kovulmuş... Aynısından evde var veyahut da dönüşte alırız yalanlarıyla kandırılmış... "Patates o patates" denilerek her defasında kereviz yedirilmeye çalışılmış... "Babası şuna bir şey de" ile sarı kart gösterilmiş... Annesini ihmal etmiş, üzmüş çocuklar muhakkak demişlerdir. Meğer Annem Haklıymış...Bir nevi toplu özürdür... "Anneleri Anlama Kılavuzu"dur diğer yanıyla... Ne ister anneler?.. Ne beklerler?.. Neyi niçin yaparlar?.. Hem anneye hem çocuğa, geçmiş yıllarda kalan anıların toparlamasıdır zaman hızla akıp giderken... Annesinin söylediklerinin doğruluyla tek tek karşılaşıp, annesine hak veren çocukların özrü..
Meğer Annem Haklıymış...
geçmişe dönüp baktıgımda ne çok kızmış ne çok kafa tutmuşum sevgili anneme bugün acı çekiyor içli içli bende tekrarlıyorum meger annem haklıymış....
EĞER' değil, 'ÇÜNKÜ' değil, 'RAĞMEN' sevin
18/9/2007 · Kategori: gerekli
Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir?, nerede bulunur?, biliyor muyuz?” diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor...
Sevgi üç türlüdür.
Birincinin adı 'Eğer' türü sevgi. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek
sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban,
annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.
Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi.
Yazara göre evliliklerin pek çoğu 'Eğer' türü sevgi üzerine kurulduğu için
çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil,
hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.
İkinci tür: 'Çünkü' türü sevgi...
Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu,
bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum. Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar.
İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla
parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş.
Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
Japon yazar bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor.
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? Ve işte sevgilerin en gerçeği:
Üçüncü tür sevgi: 'Rağmen' ...
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için?
Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp
böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen sevilir. Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına rağmen tapar. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir.
***
Her şeye rağmen sevmek... sevilmek ya da...
Gerçekten de güzel ve özel... “Çünkü”ye ve “Eğer”e gerek kalmadan
Zekâ ölçmek, test usûlünü kullanmak, ilk olarak Osmânlılarda baş
6/9/2007 · Kategori: gerekli
atatürk bir dahiydi ancak tarihimizin hem ii hemde kötü bir sonucu olan harf inklabını yaptı.belki biz osmanlının asil torunları onun felsefesini yaptıklarını osmanlıcayı sonradan ögrenmiş evlatlarımızın çevirisiyle belkide kısmen anlayabiliyoruz.bilmek idrak etmek kendi öz kültürümüzü bizzat anlayarak idrak etmek isterdim dostlarım bakın osmanlı ilk zeka testinide yapan bi imparatorlukmuş.zaten güç hem zeka hemde bilğiyle gelir bunu özümseyelim degerli dostlarım..
| "Zekâ ölçmek, test usûlünü kullanmak, ilk olarak Osmânlılarda başladı. Amerikan literatürlerinde okuduğuma göre, Osmânlı orduları Viyanaya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korkdu. İslâmiyyet Avrupaya yayılıyor, hıristiyanlık yok oluyor diye şaşkına döndüler. Osmânlı akınlarını durdurmak için çâre aradılar. Çok uğraşdılar. Bir gece yarısı, İstanbuldaki İngiliz sefiri şifre yolladı. Avrupaya müjde vermek için sabâhı bekliyemedi: [Buldum, buldum, Osmânlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çâresini buldum diyor ve şöyle anlatıyordu: |
| Osmânlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletden , hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, sarâydaki (Enderûn) denilen mekteblerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor. İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı müslimân olarak yetişdiriliyorlar. Osmânlı ordularını zaferden zafere ulaşdıran değerli kumandanlar ve Sokullular, Köprülüler gibi seçkin siyâset ve idâre adamları, hep böyle yetişdirilen keskin zekâlı çocuklardı. Osmânlı akınlarını durdurmak için, bu Enderûn mekteblerini ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, müslimânları ilmde, fende geri bırakmak lâzımdır.]" Kaynak: Sağlık Bakanlığı Sosyal Hizmetler Akademisi öğretmenlerinden psikoloji doktoru Mithat Enç'in 1959 seneli konferansının "Faideli Bilgiler" adlı kitapta yayınlanmış öz |
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
bu öykü herkes birisi herhangi birive hiçkimse adlarında 4 kişi
6/9/2007 · Kategori: gerekli
Bu öykü herkes, birisi, herhangi biri ve hiç kimse adlarında dört kişi ile ilgilidir.
Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve herkes bu işi birisi'nin yapacağından emindi.
Birisi bu duruma sinirlendi, çünkü iş herkes'in işiydi.
Herkes işi herhangi biri'nin yapabileceğini düşünüyordu.
Fakat herkes'in o işi yapamayacağını hiç kimse anlamamıştı.
Sonuçta herhangi biri'nin yapabileceği bu işi hiç kimse yapmadığından herkes, birisi'ni suçladı.
Şişe suyu alırken dikkat
6/9/2007 · Kategori: gerekli
Dünyada tüketimi giderek artan ve 1999’a oranla 2004’te ikiye katlanarak 154 milyar litreye ulaşan şişe suyu, çevre için pahalı bir bedel haline gelmeye başladı.
Amerikan Earth Policy Institute’ün araştırmasına göre, sanayileşmiş ülkelerde çoğunlukla musluk suyundan daha sağlıklı olmayan kaynak suyu, şişelemek için harcanan enerji, dağıtım ve ambalajının yeniden kazanımı için yapılan işlem göz önüne alındığında, musluk suyundan 10 bin kat pahalı hale geliyor.
ABD’DE BENZİNDEN PAHALI
Şişe suyunun litresinin 2,5 dolarlık fiyatıyla benzinden daha pahalı olduğu belirlenen araştırmada, ABD’lilerin 2004’te 26 milyar litre ve kişi başına günde 25 cl ile en çok şişe suyu tüketenler olduğu ortaya çıktı. ABD’lileri 18 milyar litreyle Meksikalılar, 12’şer milyar litreyle de Çinliler ve Brezilyalılar izledi.
Kişi başına tüketimdeyse İtalyanlar 184 litreyle birinci sırada gelirken, 169 litreyle Meksikalılar, 164 litreyle Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşları, 145’er litreyle Belçikalılar ve Fransızlar bunu takip etti. Şişe suyuna talep, gelişmekte olan ülkelerde de arttı. Talep, 1999 ile 2004 arasında özellikle Hindistan’da 3 kat ve Çin’de de 2 kat arttı.
Şişe suyu, çevre için pahalı bir bedel haline geldi.ŞİŞELEME İÇİN PETROL KULLANILIYOR
Suyu şişelemekte kullanılan ve ham petrolden üretilen polietilen tereftalat (pet) maddesi için, sadece ABD yılda 1,5 milyon varil ham petrol harcarken, bu miktar 100 bin otomobilin bir yıllık yakıt harcamasına denk geliyor. Tüm dünyada pet şişe üretimi için kullanılan plastik, 2,7 milyon tonu buluyor.
ATIK SORUNU
Bununla birlikte ortaya atık sorunu da çıkıyor. Yeniden kazanım konusunda incelemeler yapan Container Recycling Institute’ün verilerine göre, ABD’de kullanılan pet su şişelerinin yüzde 86’sı yeniden kazanılmadan çöpe gidiyor. Pet şişelerin doğada tamamen yok olması için bin yıla yakın bir süre gerekiyor
İÇME SUYU ŞEBEKESİNİ DE ETKİLİYOR
Büyük ölçekli şişe suyu üretimi, zaman zaman içme suyu şebekesininde azalmasına ve Hindistan’da Coca Cola fabrikasının Dasani suyunu üretimi sırasında 50 köyün susuz kalması gibi durumlara da neden olabiliyor.
çarpıcı
6/9/2007 · Kategori: gerekli
No Sör, düzeltiniz. İlk Osmanlı yaptı.
“Yıl 1976.
Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışı yapılmaktadır.
Türkiye’nin o tarihteki Suudi Arabistan Büyükelçisi Necdet Özmen de tesisin açılış törenine katılanlar arasındadır.
Türk Büyükelçisi Necdet Özmen konuşması sırasında; “Bu ilk tuzdan arıtma tesisi…” ifadesini kullanır kullanmaz, Fransız Büyükelçisi oturduğu yerden ayağa kalkarak seslenir.
— No sör, der. Bu ilk tuzdan su arıtma tesisi değildir.
—Öyle mi, der bizim büyükelçi. Hemen ardından da, ilki hangisidir diye sorar merakla…
— İlki Osmanlıların yaptığıdır, der Fransız elçi. Şaşırır Türk büyükelçisinin kendi ecdadının yaptığı işlerin farkında olmamasına.
Fransız Büyükelçi daha sonra Necdet Bey’e okusun aydınlansın diye bir kitap hediye eder. Kitabın adı “Bir Arap Kentinin Portresi: Cidde” başlığını taşımaktadır.
Kitapta Osmanlıların Cidde’de yaptığı ilk denizden tatlı su arıtma tesisine ait resim de yer almakta ve resmin altında şu satırlara yer verilmektedir:
“Modern deniz suyu arıtma tesislerinin öncüsü olan bu kondansatör Türkler tarafından yapılmış olup, onlarca yıl Cidde’ye mütevazı miktarda içme suyu sağlamıştır. Bu tesis 1940’lara kadar faaliyette kalmış, Fatıma vadisinden getirilen su Cidde’ye ulaştığında sökülerek kaldırılmıştır.”
Yukarıdaki satırları Prof Osman Özsoy’un bir yazısından aldım. Geçmişimize karşı ne kadar duyarsız ve ne kadar geçmiş cahiliyiz. Boş durmuyor batının adamları, araştırıyor. Utandım doğrusu, T.C. Devletinin büyükelçisinin tarih bilgisinden yoksunluğu karşısında.
Tarihimizde bunun gibi binlercesi var. İşte size bir tane daha;
Adı; Ebu’l İz El-Cezerî. Bundan 800 yıl kadar önce bu günkü Diyarbakır şehrinde doğmuş ve yaşamış (kimine göre 1136-1206, kimilerine göre 1206-1265) bir Artuklu Türkü. Bu bölgede kurulan Artuklu devletinin hükümdarlarından Ebu’l Feth Mahmut bin Mehmet bin Karaaslan, sarayında başmühendis olan El Cezerî’ye bir gün söyle diyor: “Ben abdest alırken ayaklarıma su döken hizmetkârlarımın bana hakları geçiyor. Bundan rahatsızlık duyuyorum. Bu işe bir çare bul.” Der
Mühendis bir süre sonra abdest suyu döken bir robot yaparak, hükümdara takdim eder. Robot elinde tuttuğu testiden, hükümdarın abdest alabileceği şekilde elini kolunu oynatarak su dökebilmektedir. O güne kadar görülmemiş bir mühendislik harikası olan bu nesneden etkilenen hükümdar hayretler içerisinde kalarak, çalışmalarını sürdürmesini, bu konuda kendisine her türlü yardımı yapacağını söyle ve onu yeni nesneler yapmaya teşvik eder.
Yaptığı çalışmalar sonunda Cezerî; kendi kendine öten tavus kuşları, robot filler, uzatılan bardaklara şerbetler döken, bardak dolduğu zamanda kendiliğinden duran kadın robotlar gibi 50 den fazla değişik buluş yapar ve hükümdarın desteğine fazlasıyla karşılık verir.
Hükümdar yaptığı bu çalışmaları çok beğenir ve bunları bir kitapta toplamasını ister. El Cezerî de KİTAB-ÜL HİYEL adını verdiği altı bölümden oluşan kitabını yazar ve bu kitapta yaptığı tüm mekanik çalışmaların resimlerini, şemalarını, kesitlerini ve düzeneklerini resimli bir şekilde gösterir.
1780 yılında James Watt tarafından icat edildiği söylenen “ısı etkisi ile haberleşerek denge kurmak” sisteminin ilk regülâtörü, Cezerînin kitabındaki düzeneğe, tıpıtıpına benzemektedir.
Ayrıca kitaptaki makine parçalarının bir kısmı Cezerî’den 250–350 yıl sonra yaşamış olan Glovanni de Dondi ve Leonardo da Vinci’nin de kullanıldığı anlaşılmıştır.
Kitab’ül Hiyel, 1974 yılında tamamı İngilizceye, bazı bölümleri Almancaya çevrilmiştir. Başka dillere de çevrilmiş olup, Türkçeye henüz çevrilmemiş olan kitaptaki makinelerin bazıları Almanlar ve Amerikalılar tarafından yapılarak çalıştırılmıştır.
Evet, önceki yazımda da belirtmiştim bir siyasimizin sözünü; telif haklarını dahi ödeyemezler. Ne kadar doğru. Daha bunun gibi yüzlercesi var. Geçmişimiz çok zengin ve değerli ama araştırmak ve öğrenmek koşuluyla. Bazıları gibi biz yapamayız, bilemeyiz gibi aşağılık karmaşıklığına kapılmadan. Batının tuzağına düşmeden. Çünkü batı yüzyıllardır bize bu karmaşayı aşılamaya çalışıyor. Hatta öyle ileri gidenler olmuş ki; “İslam dini ilerlemeye engeldir, Hristiyan olalım.” Demeye varacak kadar bu karmaşıklığı ileri götürmüşlerdir. Geçmişimizden alacağımız o kadar dersler var ki...Müthiş bir kültür, müthiş bir gelişme, ama malesef elin yabancısı bizim yaptıklarımızla zirvede bugün. Bize bilgi satıyor, hem de çok pahalıya satıyor, bizim yanıbaşımızda duran, araştırma zahmetine girmediğimiz, giremediğimiz tarihimizden aldığı ya da çaldığı bilgileri.
Daha ne diyelim, yetmez mi?
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!bir değil.. alınyazımda vatan ve bayrak
2/9/2007 · Kategori: gerekli
şehitlik
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!inanın ağladım
2/9/2007 · Kategori: gerekli
inanın ağladım
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!« Önceki ::